Dağa, Ağaca, Suya Tapma

Doğanın parçaları olan dağ, ağaç, su insan yaşamında önemli ölçüde etkilidir. Çok Tanrılı Teoizm, Budizm, Şamanizm, Gök Tanrı, Zerdüştilik, Maniheizm, Mazdeizm vb. inançlarda, tanrıların Gök-Tanrı'yı (Güneş, yıldızlar, ay) ve Yer-Tanrı'yı (dağ, tepe, kaya, taş, ağaç, su) olmak üzere ikiye ayrıldığını ve insanların bu tanrıların herbirine ayrı ayrı dileklerde bulunduklarını görüyoruz. Bugün "Bâtıl" olarak tanımladığımız bu inançların özü çeşitli nedenlere dayanmaktadır.

İnsan yaşamını etkileyen psikolojik nedenlerin bazıları şunlardır:

·        Eşyanın özünü ve doğa kanunlarını bilmemek,

·        Geleceği öğrenme isteğinin gelişmesi,

·        İnsan üstü güçlerden korkmak,

·        Cin, Peri ve dev gibi soyut kavramlara inanmak.(1)

Dağ, kaya, ağaç ve su toplumların kültüründe, inancında edebiyatında, sanatında geniş yer kaplamıştır. Bunlar kutsal sayılmışlar ve kurbanlar sunulmuş, tapınmalarda bulunulmuştur. Bu inanç türlerine bakalım:

Dağa Tapma

Dağ, kara parçalarının yüksek bölümleridir. Dağlar doğada yağışı, sıcaklığı, soğukluğu yönlendirmişlerdir. Hayvan türlerinin bir bölümüne, dağdan esinlenerek dağ ayısı, dağ keçisi, dağ köpeği, dağ kedisi gibi adlar verilmiş, onlara dağın damgası vurulmuştur. Kimi zaman "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur" söylemiyle insanların birbirine gereksinmeleri çağrıştırılmaktadır; Kimi zaman da "Dağ gibi adamdı-Dağları devirirdi-Ona dağ mı dayanır" diye insanların yiğitliği ve güçlülüğü dağ sözüyle simgeleştirilmiş.

Dağ, katliamlardan, savaşlardan kaçanların sığınağı olmuş. Bu özellikleri nedeniyle olacak ki, dağ, insanoğlunun inancında kutsallaşmıştır. Çok tanrılı toplumlar, iyilik tanrılarını, (Güneş, yıldızlar) göklerde oluşturmuşlar. Seslerini bu Tanrı'ya duyurmak amacıyla hep yüksek yerleri (dağ, tepe) seçmişler. Süreç içinde Gök Tanrısı'na daha yakın olan dağları da kutsallaştırmışlardır.

Boğazköy'deki açıkhava tapınaklarının duvarlarında Dağ Tanrısı'na ait kabartmalar bulunmaktadır.(2)

Dağ Tanrısı, Şamanizm ve Zerdüşt inancında önemli bir yer işgal etmektedir. Çok tanrılı dinlerin öncüleri mağaralarda yaşamışlar. Oradan halkın arasına katılarak inançlarını yaymaya çalışmışlardır.

Tek tanrılı dinlerin peygamberleri bile, Tanrı'yla görüşmek üzere bölgelerinde bulunan en yüksek dağlara çıkmışlardır. Musevilerin peygamberleri Musa, "Sina Dağı"nda 40 gün tapınmış, sonra Tanrı'yla buluşmuştur.

Hıristiyanların peygamberleri İsada 40 gün dağda yakınlarına vaaz vermiştir. İslam peygamberleri Muhammed de "Hira Dağı"nda dinsel tapınmalarını sürdürmüş, sonra da Tanrı'yla görüşmüştür.

Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, "Dağa Tapınma"nın tüm dinlerde etkinliği görülmektedir. Dağa tapanlar dağlara olan inançları için nice insanları ve hayvanları kurban etmişlerdir. Onlar, kurban ettikleri insanların ve hayvanların vücutlarını (gövdelerini) dağ başında kurtlara, kuşlara bırakırlarmış. Eceli ile ölenleri de toprağa gömmezler, çıplak olarak dağda kurtlara, kuşlara yem diye bırakırlarmış. "Kurtlara, kuşlara yem olasın" bedduası, o dönem uygulamalarının kalıntısıdır.

Dağa tapınma, ilkel toplumların destanlarında da (Ergenekon, Uygur, Dede Korkud, Ferhat ile Şirin) yer almıştır. Günümüzdeki öykülerde, romanlarda, şiir ve resimde de "Dağ" sembolüne önemli bir yer verilmektedir.

İlkel toplumlar, kendi din öncülerinin cenazelerini, yörelerindeki yüksek tepelerin başında gömmüşler ve onları her yıl kurbanlarla ziyaret etmişlerdir.

Halen doğu toplumlarında her boyun kendi inancına göre kutsal saydığı dağ ve tepeler bulunmaktadır. Altay Dağları-Tura Tav Dağı, Kurt Dağı, Arafat Dağı vb. gibi.

Anadolu'nun coğrafi bölgelerinde bulunan yatırların (ziyaretler) büyük çoğunluğu yüksek tepelerin başındadır. Onlar için yılın belirli günlerinde ziyaret edilmekte, kurbanlar kesilmekte, törenler düzenlenmektedir. İnsanlar yatırların ağaçlarına bez bağlayarak ondan dileklerde bulunmaktadırlar.

Ankara'da Hasan Dede'nin yakınlarındaki "Denek Dağı", Bingöl Dağlarının üzerinde bulunan "Kaşkar Tepesi", Elbistan'da "Ali Kayası" gibi kimi kayalar (siyah) ve taşlar kutsal sayılarak onlara da adaklar sunulmaktadır.

Günümüzde halen "yağmur duası" için yüksek tepelere çıkılır, oradaki taşlara renkli bezler bağlanır.

Ağacın Kutsallığı

Yukarı bölümlerde belirtildiği gibi ağaç da doğanın önemli bir parçasıdır. Ormanlarda sayısız türden hayvan barınır. Ormanlar, sel felaketlerini, çığı, toprak kaymasını, erozyonu önler, yağışı artırır.

Ormanlar, hayvanların yemini sağlar, çeşitli meyveleriyla insanın besinine katkı verir. İlaç sanayinde kullanılan ham maddenin büyük bölümünü ormandan sağlanır. Orman, ısınmanın, mesken yapımının, mobilya sanayisinin ve diğer sanayi dallarının ham maddesini oluşturur.

İlk insanlar ağaç kovuklarında barınmışlar, ağaç yapraklarıyla, vücutlarını örtmüşler, ağaçların meyveleriyle beslenmişlerdir. Bu özellikleri nedeniyle "ağaç"'ı kutsallaştırmışlar. Oğuz hükümdarı, eşlerinden birini ağaçın gövdesinde bulur. Uygurların güç destanında tahta oturacak Buğu Tiğin dört kardeşiyle birlikte; üzerine kutsal ışığın indiği bir ağacın gövdesinde doğar.(3)

Hindistan, Mezopotamya, Mısır ve Ege Havzası gibi bazı, bölgelerdeki insanlar, ilâhların ve Tanrıların bir ağaçtan geldiklerine inanmışlardır. Arabistan'da cahiliye döneminde Araplar, meleklerin ve cinlerin ağaçları mesken ettiklerine inanmışlardır. (4)

Musevilik'te halen söylenen bir söylenceye göre, "Musa Mısır'a gelirken, Yetro'nun bahçesinde bulduğu âsayı da beraberinde getirmiştir. Firavun İbrani kölelerini azad etmeyi reddedince, Arun kardeşinin kulağına fısıldadı:

- Şimdi ne yapabiliriz Musa?

- Musa, elindeki âsayı göstererek "korkma" cevabını verdi. Musa sonra Firavuna dönerek şöyle dedi:

"Dinle ey Firavun! elimdeki bu âsayla Mısır'daki bütün suları senin gözlerinin önünde kana çevireceğim."

-Firavun, "hadi bakalım yapta görelim" deyince

Musa âsasını bir tarafa çevirerek salladı ve Mısır'daki bütün çaylar, nehirler, göller kana çevrildi.

-Firavun İbrani'leri azad etmemekte diretti.

Musa âsasını bir kez daha kaldırıp sallayınca, bütün Mısır kurbağalarla örtüldü.

-Firavun yine direndi. Bu kez Musa âsasını üçüncü kez salladı, Mısır, sinekler, çekirgelerle kaplandı ve karanlık içinde kaldı. Firavun korktu, İbranilerin Mısır'dan ayrılmasına izin verdi."(5)

Musa'nın bu kerâmetli âsasının kutsal bir ağaçtan yapıldığı söylenmektedir.

İlkel mitoloji ve Doğu mitolojisinin incelenmesinde "ağaç"ın kutsallaştırıldığını, onlara insanların ve hayvanların kurban edildiğini ve dileklerde bulunulduğunu görüyoruz. Doğu ve Ortadoğu'nun çok Tanrılı (Şaman, Zerdüşt, Brahma vs.) dinlerinde ağaç kutsallaştırılmıştır.

"Ağaç"la ilgili inançların, Anadolu'nun kültüründe ve inancında önemli bir yer aldığını sözlü ve yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Anadolu'nun her köyünde mutlaka bir yatır, bu yatırların bitişiğinde de birer ağaç bulunur. Ziyarete gelenler, ağacın gövdesini öperler, dallarına da çaput (bez) bağlıyarak dileklerde bulunurlar. Kutsal sayılan bu ağaçların bir dalının kesilmesi bile sakıncalıdır, yasaklıdır. Kesenlerin öldüğüne, ocağının kör kaldığına, felç olduklarına dair söylenceler anlatılmakta ve insanlar korkutulmaktadır.

Doğanşehir'in Çığlık Köyü'nde on üç ağaçtan oluşan bir ziyaret bulunur. Adı "Yel Ağaç"tır. Köylüler bu ağaçların 300-400 yaşında olduğunu, buraya sedye ile getirilen felçlilerin, bir gün sonra koşarak gittiğini anlattılar. Ağaçların bir çok dalı yıllardır kurumuş, o dallar, ağaçlara çirkinlik vermekteler. Ancak insanlar çarpılacakları korkusuyla dokunamamaktadırlar.

Kimi ağaçlar (çam, ardıç, kayın, çınar, zeytin, elma, vb.) bereketin, uğurun, sağlığın simgesi sayılırken; ceviz ve incir'in tekin olmadığına inanılmakta ve onlar olumsuzluğun simgesi olarak değerlendirilirmektedir. Anlatırlar; ceviz ağacını diken kişi, o ağacın meyvesini yediğinde ölürmüş. Ceviz ve incir ağacının altında yatanların (uyuyanların) başına kötülük geleceğine inanılmaktadır. "Senin hakkından uluağaç gele" diye beddua da edilmektedir.

Suyun Kutsallığı

Doğanın büyük bölümünü sular oluşturur. Su olmadan doğa'daki canlıların yaşama olanağı yoktur. Su, insan yaşamının ayrılmaz parçasıdır. İlkel toplumlar, suyu kutsallaştırmışlardır. "Su Tanrısı"nı insan oğlu yaratmıştır. Su ile ilgili sayısız söylenceler (masal) söylenmektedir.

Yaradılış Destanında "Evrenin uçsuz, bucaksız sularla kaplı olduğu, Tanrı'nın kadını bu sudan yarattığı... Oğuz Kağan'ın, Gök, Dağ, Deniz adlı çocuklarının anasını bir gölün ortasındaki ağacın kavuğunda bulduğu" anlatılır.(5)

"Göktürk Kitabeleri'nde (8. yüzyılda) Kimekler'de de su Tanrısı'nın bulunduğu, İrtiş Irmağı'nı da kutsal sayıldığı görülmektedir."

"Orta Asya'daki Başkurtlar, bir gölde veya ırmakta ilk defa yıkanmak isterlerse, elbiselerinden veya kuşaklarından bir iplik koparıp suya atarlardı. Bir köye yeni gelen gelin için kadınlar "hu köründürü" denilen bir merasim yaparlardı. Bu merasim gelinin geldiği günün ertesi sabah yapılırdı. Köyün kadınları ve kızları toplanıp gelini köyün yakınlarındaki ırmağa veya göle götürürlerdi. İhtiyar bir kadın, geline suyu gösterdikten sonra ataylardan kalgan hu, ineylerden kalgan hu (babalardan kalan su, analardan kalan su) diyerek birşeyler söyler ve gelinin süslerinden bir gümüş para kopararak suya atardı..." (6)

Kuran'ın Enbiya Suresi'nde "Hayatı olan her şeyi sudan yarattık" denir. Hızır, ve diğer velilerin su üzerinde yürüdükleri söylenmektedir. Su inancı, tasavvufta, halk edebiyatında, Anadolu'nun folklorunda, öykülerinde ve şiirlerinde de yer almaktadır. Su inancıyla ilgili olarak ilkel toplumlardan günümüze değin söylenen söylenceler (masal) bulunmaktadır. Bunlardan biri Munzur Suyu'yla ilgili olanıdır.

Tunceliler Ziyaret Köyü'nün karşısındaki kayalıklardan fışkıran Munzur Nehri için şöyle bir efsane naklederler:

"Ziyaret Köyü'nde helva pişiren karısı, ondan bir miktar çoban Munzur'a vermiş. Munzur karısına, ağası Kara Hacı'nın helvayı çok sevdiğini, bir sahan helva verirse ağasına götüreceğini söylemiş. Kadın, Munzur'un doyamadığına hükmederek bir sahan helva daha vermiş. Kara Hacı o gün Arafat'ta imiş. Munzur bir hamlede Arafat'a uçmuş, helva sahanını Kara Hacı'nın önünen koyup bir şey söylemeden kaybolmuş. Kara Hacı, hactan dönerken köylülerle beraber çoban Munzur da karşılamaya çıkmış. Munzur'un elinde bir bakraç da süt varmış. Kara Hacı karşıcı gelenlere, "Hacı ben değilim, Munzur'dur, onu takdis ediniz" demiş. Bu hitap üzerine Munzur, elindeki süt bakracıyle köye doğru koşmağa başlamış. Elindeki süt dökülmüş, sütün döküldüğü yerden Munzur Nehri fışkırmaya başlamış. Munzur da suların fışkırdığı kayalardan içeri girerek kaybolmuş."

İşte şimdi orada bir Munzurbaba Ziyaretgâhı görüyor ve bu muazzam kayalıklara Munzurdağı, süt asıllı suya da Munzursuyu diyoruz. Tunceli'de Munzur adını taşıyan çok kimseye rastlanır. Munzur, Tunceli'de kutsal bir isimdir.

Eskiden Tunceliler, güneş doğarken onun ilk ışıklarının aksettiği yüce doruklara yönelir, Homa Tanrı'nın adını anarak şafak vaktinin sessizliğini yırtarlardı. Bu sırada Kutsal Munzur'un süt asıllı, beyaz köpüklü suyu içilirdi. Bu suyun gövdenin büyümesine, idrâkin gelişmesine, düşüncenin durulmasına yaradığına inanılırdı.

Maktûl Dersimli şair Ali Şir.

"Gönül gel gezelim Munzur Dağı'nı

Ne hoş memlekettir ili Dersim'in

Seyran eyleyelim Sultan Dağı'nı

Ne hoş çiçektir gülü Dersim'in

Sultan Munzur durmuş kıblegâhına

Sultanbaba derler onun şâhına"

mısralarıyla Munzur Suyu'nun kutsallığını belirtmektedir.(7)

"Su uyur, düşman uyumaz" halk deyiminde suyun geceleri uyuduğu söylenir. Türkiye'nin büyük nehirlerinden biri Fırat'tır. Fırat'la ilgili bir söylencede Fırat'ın bazı geceleri uyuduğundan, bazı geceleri de meleklerle ibadet yaptığı akmadığından ve üzerinden yüreyerek karşı tarafa geçilebildiğinden bahsedilir. .

Malatya ile Elazığ arasında Fırat Nehri akar. Son yıllara kadar Fırat'ın üstünde köprü yoktu. Tekne veya ilkel bir gemiyle karşıdan karşıya geçilirdi. Bu araçlarla geçişin ücreti de oldukça fazla idi. Baskil'in İlmikuşağı Köyü'nden bazıları Malatya'ya gelmek üzere yola çıkarlar, gece yarısı Fırat'ın kenarına gelirler. Tam geçecekleri zaman içlerinden biri biraz sesli konuşur. Diğerleri hemen "sus, Fırat gece uykusundan uyanır" diye el işaretleri yaparlar. Bu arada içlerinden biri eşeğinin yularından tutarak su üstünde yürümek ister. Ancak ilk adımda eşeğiyle birlikte suya kapılarak ve boğulur. Halk arasında bu ölümden sesli konuşarak Fırat'ı uyandıran kişi suçlu bulundu.

İlkel toplumların ve çok tanrılı dinlerin su hakkındaki inançları, Tek tanrılı dinlerin inançlarıyla örtüşerek devam etmektedir. Anadolu'da da İslami kılıfla örtüşen bu inanç kalıntılarına tanık olunmaktadır. Anadolu'da suyla ilgili inanç ve uygulamalar şöyledir:

·        Suya tükürülmez.

·        Suya hayvan ölüsü atılmaz.

·        Sularda kirli şeyler yıkanmaz, sulara kirli şeyler atılmaz.

·        Biri gurbete giderken arkasından su atılır.

·        Bir eve gelin getirilirken eşiğe su atılır.

·        Su efsunlanarak evlere atılır ki akrep, yılan ve cin gelmesin.

·        Dağlık yerlerde kaynak sularının başındaki taş ve kayalar, suyun evliyâsı olarak görülür. Kutsal günlerde buralara yiyecek konulur ki melekler yesinler diye.

·        Rüyada su görülürse aydınlık, uğur getirir.

Suların bir bölümü uyuz, sürk, kurdeşen, karıncalık, romatizma gibi hastalıklara iyi gelmektedir. Bu tür sular, ülkenin bir çok bölgelerinde bulunmaktadır.

Su inancı, ilkel koplumlarda ve çok tanrılı dinlerde (Şamanizm, Zerdüşt, Brahma vb.) yaygındı. Sular bu dinlerde kutsal sayılmıştır. Nitekim Hindistan'da ve Çin'de ölüleri yakarak külünü suya atmalarının nedeni, onların ruhlarının temizlenmesi istemidir.

İslamiyet'te "zemzem su"yu kutsaldır. Hacca gidenlerin öncelikle getirdikleri ve dağıttıkları "zemzem su"yudur. Ziyaretlerin yanındaki sular da kutsal sayılır.

"Gök, Güneş, Su ve Toprak Tanrısı" ilkel toplumların en önemli ve en büyük Tanrılarıdır. Anadolu'da "Sulu yerin tanrısı ikidir" söylemi çok tanrılı dönemin kalıntısıdır.

Çok tanrılı dinlerin insanları, bugün içtiğimiz ve kullandığımız suların kirliliğini görseler ne derlerdi acaba?...

Kaynak

1)       Sedat Veyis Örnek: Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Bâtıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki, 16.

2)       Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, Cilt 6, 2818.

3)       Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, Cilt 1, 173.

4)       Ahmet Yaşar Ocak: Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, 84.

5)       Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi, 168.

6)       Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi, Cilt 21, 10837.

7)       Nazmi Sevgen: Tarih Konuşuyor, 6 (1966) 32; Yaşar Kalafat: İslamiyet ve Türk Halk İnançları, 19; Veysel Arseven: Türk Folklor Araştırmaları, Sayı: 69; Mahmut R. Gazimihal: Türk Folklor Araştırmaları, Sayı 128.